Dünyayı Steve Jobs mu, Julian Assange mı yoksa Richard Stallman mı değiştirdi?

Türkiye’de ve dünyada amansız bir Steve JOBS yalakalığıdır gidiyor… En bariz tarifle dünyanın önde gelen (tırnak içinde özellikle söylüyorum) “lüx üretim pc ve cep telefonu markası” APPLE‘ın ceo’su JOBS bize ısrarla dünyayı değiştiren adam diye sunuluyor ve adeta medya tarafından gözümüze gözümüze hatta cebimize cebimize sokuluyor. Acaba gerçekten öylemi? Laptopun bile 500 TL olduğu bir dünyada 2000 TL’ye satılan ve bluetoothu bile olmayan bir telefonu üreten bir firmanın patronu bize dünyayı değiştiren deha olarak nasıl pazarlanabilir? Bu nasıl bir dünya algısıysa artık anlamak çok zor… O zaman Ferrari’de Gucci de birer deha ve dünyayı değiştiren kahraman… Onların neyi eksik onlarda lüx tüketim alanında çok güzel şeyler yapıyorlar muhtemelen…  Yada Passat’ı yapanda…

Bu kutsama çerçevesinde yapılanlarla aslında çok utanç verici bir dünyada yaşıyoruz giderek… Somali’de insanlar açlıktan ölürken, birileri lüx tüketim daha doğrusu “prestij araçları” olmaktan öteye işlevi olmayan ürünler üreten bir firmanın başındaki kişiyi dünyayı iyi yönde değiştiren bir adam olarak kutsuyorlar ve buna en çok medyacılar hizmet ediyor. Niye? Çünkü bu prestij ürünleri sırf en çok onların işine yarıyor, en çok onalrın ellerine yakışıyor ve onlar kolayca alabiliyor ve en çok onları prestij sahibi yapan araçlar üretti diye JOBS’a yalakalıkta sınır tanımıyorlar… 

Oysa bir kaç yıl öncesine kadar dünyada teknoloji alanında mini notebook icat edildi bir Tayvan firması ASUS tarafından ve şu anda 400 tl ye kadar yanınızda bir iphone’u beşe katlayacak özellikleri olan bir bilgisayar taşıyabiliyorsunuz isteğiniz herşeyi yapabildiğiniz. Oysa bugün üzerinde bluetooth gibi standartlaşan en elzem bir teknolojin bulunmadığı bir iphone telefon 1500 tl ve onunla aynı özellikleri taşıyan telefonlar  lg, samsung ve nokia gibi markalarda bu tür telefonlar 500 tl’den bile düşük…

Stev Jobs’mu Richard Stalman mı Bill Gates mi Linus Torvalds mı?

Konu gelmişken ve çok merak ediliyorken dünyayı aslında kimin değiştirdiği konusuna gelirsek, dünyayı yaptıklarıyla iyi yönde Jobs hiç değil Bill Gates aksine tekelci, tüketici karşıtı lisanlama ve fiyat politikası zihniyeti ile köstek olduğu için asla, Mark Zuckerberg(facebook) bile hatta değil ve bu payenin onla beraber en çok verildiği verildiği Assange bile değiştirmiyor…

Bu anlamda dünyayı bu kişilerin ürettikleri teknolojiler ve araçlarla sözü edilen sosyal medya araçlarıyla “sosyal medya” da değil ancak ve ancak arka planda sosyal medyayı şekillendiren bir anlayış değiştiriyor. Evet, sanıldığının aksine dünyayı iphone’u ipad’i windows’u facebook’u twitter’ı wikileaks’i yapan bir veya birkaç kişi değil, dünyayı gerçekte bir yazılım anlayışı ve onun kurucusu değiştiriyor arka planda sessizce. Dünyayı aslında Özgür Yazılım ve onun kurucusu Richard Stallman’ın kamu yararını savunan, bireysel tüketici haklarını ve bilişimde şeffaflığı savunan GPL lisanslı yazılım anlaşıyı değiştiriyor.  Çoğunuz adını bile duymamışsınızdır oysa daha geçenlerde Türkiye’deydi tekrar kendisi…

Bugün internetin içeriğini ve yayın yapma imkanlarını geliştiren çoğu araç özgür yazılımlardan oluşuyor. Joomla, Linux, WordPress, Gimp gibi açık kaynak kodlu bilgisayar ve web sitesi programlari etrafında birleşen ve çoğunlu bilişim sektöründe olan, siyasetle iştigal eden çok büyük bir aktivist topluluk var dünyada ve bu aktivist insanlar Özgür Yazılım anlayışının paylaşımcı, şeffaflık, tüketici hakkı savunan sosyal sorumluluk sahibi anlayışının verdiği haklı motivasyonu ile dünyada arka planda büyük işler yapıyorlar… Aksi takdirde bu yazılım anlayışı olmasa bugün bir Windows veya ofis yazılımı bir laptop fiyatında olurdu yani yazılımda lüx olurdu. Hatta facebook ve twitterde paralı olurdu. Oysa lisans kolaylığı ile en fakir sıradan herkesin sıfır ücretle bir haber portalı ve sosyal paylaşım sitesi bile yapabildiği bu yazılımlarla insanlar yazılım çalmadan başta ülkelerinde olmak üzre dünya için adil ve barış dolu bir düze kurma adına içerikler üretiyorlar bilgisayarlarında ve iş ahlaklarını da bu paylaşımcı ve sorumlu yazılım anlayışla değiştiriyorlar ve paylaşmayı, şeffaflığı ve sosyal sorumluluğu öğreniyorlar.

Bu yazılımlara kolayca ulaşabilme ve kullanma imkanının insanlara gururla verdiği hakla, özellikle gençlerin internet alanında ürettikleri yazılımlar kadar bu anlayışla beraber ürettikleri politik ve politik olmayan içerikler aslında dünyayı değiştiriyor ve bu anlayışlı insanlar dünyada hareketleri başlatıyorlar…

Keşke bizlerde bu bilişim çağının sosyal ahlak ve sorumluluk bilinci olan bu insanlar kadar olsak ve Steve Jobs’un ismini ve kim olduğunu entellektüellik sanmak kadar en az Assange ve Mark Zuckerberg kadar Richard Stallman ve Linus Torvalds’ın da kim olduğunu araştırsak. İşte o zaman dünya bu şekilde olmazdı ve size 500 tl’lik bir telefon 1500 TL’ye büyük bir nimet gibi satılmazdı ve bunu yapanlarda deha ve dünayyı değiştiren adam olaran kutsanmak yerine yerilirdi…

linuxkurkurtul.com Editörü…

Makyavelsit Erdoğan Başımıza Ahlakçı Kesilirse

Tayyip ERDOĞAN siyasilerin sex kaseti olaylarını özel hayattan çıkarıp “genel ahlak” sorunu saydı ve yargıladı ve yargılamayı doğru aydı ve bazı yandaş cahiller de Clinton’ın sex olayını örnek gösterip buradan haklı çıkarmaya çalıştılar. Ki “genel ahlak” konusu da görecelidir ve bir başbakan bu konuda hüküm verecek en son kişidir çünkü; işi ahlak değil devleti yasalar içinde adil şekilde yönetmektir.

Zaten genel ahlakında sınırlar bellidir öyle kimin evliyken başkasıyla seviştiği vesaire genel ahlakın konusu değildir. Genel ahlakın sınırları bellidir kamuya açık yerde sevişemez veya cinsel organını teşhir edemezsin.

Ama bu konuya merakına bakılırsa “genel ahlak” peşinde olması da Tayyip ERDOĞAN’ın hala herkes için aynı dini düzeni savunan şeriatçı şuuraltının fazlasıyla barındırdığının kanıtıdır. Yani bir anlamda bu yobaz diktacı zihniyete göre insanlar için amaç tek tek dindar olarak cennete girmek değil, dine uygun olarak yönetilen ülkenin tamamının dini bütünlük notuna göre cennetin peşindedir ki, bu “genel ahlak” dediği de bu durumdur ve Erdoğan uzun vadede bunun olmasının peşinde olan bir yönetim anlayışına sahiptir.

Oysa bu konuda siyaseten bilinmesi gereken mesela Clinton’un ilişkisi ABD’ de siyasetin konusu oldu çünkü; olay sex oval ofiste yani devlet kurumu içinde olduğu için ama CHP ve MHP’liler de öyle bir olay yok.

 

Bu işin bilinmesi gereken mantığı ise şu dur, özel hayatla ilgili anormal sayılan ilişkiler ancak bir resmi kurumda icra edilirse ve kamuyu direkt etkileyen bir nitelik taşıyorsa siyasetin konusu olabilir onun dışında özel hayattır girilmez siyaset argümanı olarak konusu yapılmaz.

Ama nedense yalaka insafsız muhafazakar yandaşlar siyasileri sex kaset olayında çok cesur ve saldıranlar çünkü; onlar o işleri yapmıyorlar görünüyorlar ve yapanlarda zaten imam nikahı ile tedbirli olarak hallediyorlar ki bu da kendilerince dinin gereği olarak normaldir…Ki kimsede buna karışmıyor yani resmi eşi dışında imam nikahı ile birisiyle sevişen birine hiç kimse karışmıyor suçta ahlaksızlık da saymıyor o zaman tersi de olması gerekir.

 

Bu yandaşlara da çok acıyorum,Tayyip ERDOĞAN’ın saçmalıklarını savunmak için nasıl bir insan üstü çabaya giriyorlar adeta attan eşşekten düşmüşten beter oluyorlar 

 

Ayrıca şu da var Ak Parti bu kadar başarılıysa neden belden aşağı siyasetine bu denli meraklı ve mecbur oluyor, tenezzül etmemesi lazım aslında değil mi? Tenezzül ediyorsa iki sebepten ediyor birincisi, dindar olduğu için içgüdüsel tepki olarak ikincisi tek başına iktidarın gittiğini gördüğü için bu olayı seçim amacıyla kullanmak istediğinden. Her ikiside var ve işin asıl önemli boyutu bu tavırları Erdoğan’ın şeraitçı bilinçatınında bilmeden dışavurumu ve asıl sorun bu burada. Yani düşünün Erdoğan gibi biri eğer demokratik laik bir ülke olmasak bu ülkede zina yapanın elini kendisi keser her halde.

 

Bu hassasiyeti ile Tayyip açısından bakarsanız ideal siyasetçi tek eşli veya “helal” eşli sadık, iyi aile babası olsun ama siyaseten sahtekar, dönek, makyavelist,oportunist vs olmasında ise sorun yok.

 

Şimdi Erdoğan açısından asıl ahlak meselesi ve bilmesi gereken şu, BOP EŞ BAŞKANI bize ahlak dersi, din dersi veriyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Ben onun yerine olsam her gece şunu sorarım kendime: Ortadoğu gibi müslüman bir bölgeyi kana ve onun tabiriyle genel ahlaksızlığa bulayan BOP ‘un Eş Başkanı kendisi dinden çıkmış mıdır çıkmamışsa da kendisini affettrip cennete gitmesi için ne yapması gerekir?

Muhtemelen dinden çıkmıştır veya çıkmamışsada yapacağı şey başka siyasetçilerin ayıplarını açmak değildir.

Ama Başbakan Tayyip’e göre gayri meşru evlilik dışı her ilişki özel değil, kamu ahlakıyla ilgidilir. Oysa İslam’da başkalarının ayıplarını örtmek esastır.

“Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın…” (el-Hucurât, 49/12). Resulullah da bir hadiste: Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın” (Müslim, Birr ve Sıla, 30) diye buyurmaktadır

daha fazlası için : http://samil.ihya.org/ansiklopedi/ayip-ortmek.html

 

Ve şunu da bekleyelim Tayyip ERDOĞAN başkalarının ayıplarını bu kadar açıyorsa Allah’ta onun ayıplarını açacaktır yakında… Çünkü bir ayete görede başkalarının ayıbını açanın ayıplarını da Allah açar.

Makyavelist bir RTE nin ahlak dersi verdiği bir ülkede doğruları onun yandaşlarının klavuzluğunda bulacaksak burnumuz pislikten çıkmaz bunu da iyi bilelim… Ve şu da var cemaat ve Ak Parti’nin kaset üzerinden ahlakçı geçinen sahtekarlığı ters tepecek MHP barajı ikiye katlayacak… Bu halk o kadar kek değil böyle ucuz taktiklere kansın…

 

Şunu da düşünüyorum makyavelizme Türkiye’de hayat veren kişinin Tayyip olacağını bundan 9 yıl önce biri dese kimse inanmazdı… Ona göre her yol mübah Erdoğan’a yeter ki iktidarını korumasını sağlasın..


Ve son olarak şunu da düşünüyorum aslında bu yaklaşımlar iyi oluyor çünkü 9 yılda Ak Parti iktidarının yanlışları ile Türkiye’de adeta siyaseti doğrusuyla ile ilk defaymış gibi baştan öğreniyoruz… Durmak yok yanlışlara devam…

 

MADEM adlı kişisel gelişim eleştirisi kitabım çıktı

Kişisel Değil Gerçek Gelişim sloganlı Kitabımız ÇIKTI : KARGO Dahil Kapıda Nakit Ödeme : 14 TL isteyene ayrıca e-kitap formatı da hediye sipariş için oumitvar@gmail.com

http://www.facebook.com/gercekgelisimKişisel Değil, Gerçek Gelişim

Kulucka

Kuluçka

Kuluçkada bir düşünce

Aşk olup düşünce içine

Sevdiceğim nerde diye

Arayıp sorma yine


Kalbim bunu bana yapma

Aşka esir olma

Doğma yarınlara

Olma bana yara


Samansarı bir yuva

Belki ister bir bala

Odun ateşi yaksa

Uzun gelecere kansa


Gönlüm bunu yapma

Cebimde yumurta kırma

Sonra sokup ellerini

Yüzüme bulaştırma

Kaybetmek En Çok Bana Yakışıyor / Şiir

Aşkın Çölleri – Şiir

Aşkın Çölleri

Aşkın gezer çöllerde

Bense denizlerde

Boğulmamak için içinde

Bir şişe atıyorum geçmişe

Aşkın biter bitmesine

Ben ne geziyorsam peşine

Olur olmadık her yerde

Düşer sancın içime…

Aşkın sevmekse bir köşede

Çık sende düş peşime

Bulunca birbizimizi

Kal -gitme demek yerine

Yol verelim herşeye

Kimbilir?

Birbirimizin oluruz

Belkide böylece

Kaybetmek En Çok Bana Yakışıyor / Şiir

Ak Parti’nin Gizli Ajandasının Deşifresi ve Laikçi – Ilımlı Laik Savaşında Yapılması Gerekenler

ABD’nin mucidi olduğu söylenen adına “Ilımlı İslam” denilen; radikal olmayan İslamcı siyaset iktidarına izin ve destek veren proje parelelinde bizim eski şeriatçıların da ABD ile işbirlikleri ile gelişen sürecin sonucunda gelinen noktada sonuç olarak, Türkiye’de  “ılımlı laik” denebilecek bir anlayış ortaya çıkıyor ve Türkiye’de ılımlı laik – “laikçi” savaşı giderek netleşiyor.

90 yıllık cumhuriyet tarihimizde yanlışlarla gelişen laikçi diktaya(laik değil; dini, dindarı dışlayan ve bunları sözde laikliğe tehlike görüp yargılayan yasaklayan anlayış) karşı iktidar olmak için mecburen şeriatçılıktan muhafakazar demokrata dönüşen dindar siyasetçiler ABD nin global “Ilımlı İslam” kavramıyla da yollarının çakışması; benim deyimimle aslında bir tür “ılımlı İslam laikliğine” tekabül ediyor. Çünkü laikçiler tarafında “Ilımlı İslam Projesi” denip kötülenip tehlike olarak dışarda bırakılan ve içi doldurulmayan kavramla beraber Türkiye de, ABD’nin bu projesinden de çok içerde sadece bizim laikçi baskıya da dayanan ve birazda dindarlarında modernleşme isteğine denk gelerek bir tür “ılımlı laiklik” diyebileceğimiz bir laiklik anlayışınıda doğurdu şeraitçı dindarlarımız. Bu anlayışta bu anlayışı daha makul ve ideal bulan dindar siyasetçilerin artışıyla giderek çoğalıyor. Tayyip ERDOĞAN bu anlamda net olmasa da Cemil Çiçek, Ali Babacan ve benzelerleri bu görüşe sahip çıkacak net birer örnektirler aslında.

Milli Görüş’ün diktacı din devleti anlayışı şeriat isteğinden, zamanla evrilip muhafazakar demokratlığa dönüşen ve bir tür laikliğe yarı sıcak bakan bir anlayış var anladığım kadarıyla. Bu anlayış laikliği de muhtemelen geçmişten bu yana Osmanlı sonrasının İslam önderliğini baltalayan bir şey olarak gören ve en azından çoğunluk yönetimi demokrasisi içinde gene “çoğunluk müslümanların dini imtiyazları olsun”u ima eden ve bunu savunabilecel “ılımlı laik” muhafazakar anlayışı giderek beliriyor gibi Türkiye radikal şeriatçi kesime göre.

Şuan referandum EVET’ini de buna katkı sayıp son haliyle güçlenip yoluna hızla devam ediyor gibi görünüyor zihniyet benim anladığım kadarıyla. Ayrıca bu anlayış zaten son olarak artık işine yaramadığı için batıdanda kopmuş durumda DAVOS çıkışı ile.

Benim “Ilımlı laiklik” isteyenler dediğim bu anlayışın şu sıralar ülkede nasıl geliştiğini, neyi kapsadığı ve neyi amaçladığı anlamak için ise referandum öncesi sonrası olup bitenlere bakıyorum ve net olarak görüyorum ki, sonuçta toplamda Türkiye için şuanki iktidarada uygun olarak bir tür bahsettiğim türde; müslüman çoğunluğun yaşam tarzına uygun “ılımlı islam devlet laikliği”ni amaçlayan bir siyasi proje ve tasarım ortaya çıkıyor uzun vadede.

Giderek sanki bu yönde gelişen ve karşıtları tarafından pek doğru çerçevede değerlendirilemeyen ve şeriat değilde kısa vade en azından ılımlı bir İslam laikliği denebilecek bu niyetleri açıklanamayan bir hareket seziyorum ben. Ben buna karşı Türkiye için laikçi- dindar savaşına da Atatürk’ün laiklik anlayışınada açıklık ve çözüm getiren ana yazımı yazdım, fakat önce bu son görünen süreçler ile konuya bu yazıyla bir giriş yapmak istiyorum.

Ak Parti’nin kapalı, üstü örtülü bu “ılımlık laiklik” tasarımı ve buna uygun uygulamları amaçlayan muhtemel düşüncesine “Ilımlı İslam Laikliği Projesi” veya kısaca  “Ilımlı Laiklik” diyorum ben. Bu minvalde zaten ilerde yaşanacak tartışılması zorunlu olacak bu proje çerçevesinde gelişecek olaylarıda düşünürsek bence de bir an evvel konuşulması gereken bir çok konu var bu projeyi bu anlamda deşifre edecek. Özellikle bu amacın gizli olarak yürütülmesine engel olup deşifre edilmesini gerektiren çok temel ve konuşulmamış konular yüzünden muhtemel bu gizli proje lehine herşey gelişiyor şuanda.

Gerçi bu gizli proje gidişatı bu konuların ana eksenleri tabi eğer “terör” ve “kürt sorunu” gündemin hep üzerine çıkmazsa ilerde bir şekilde mutlaka tartışılacak konuları içeriyor ; “Atatürk”, “laiklik”, “Atatürk’ün laiklik anlayışı”, “laikliğin müslüman Türkiye’ye uygunluğu”,  “İslam’ın bayraktarı olan Osmanlı’dan laikliğe ve sonrasında dini dışlayan laikçiliğe geçişinin toplumun temel dini değerleri açısından doğruluğu” ve burdan kasıtla “Atatürk’ün laiklik adı altındaki dini politika yanlışları”nın neler olduğu eleştirisi bir şekilde mutlaka olacak bu süreçte. Benim istediğim şey bunların hiçbir iktidarın planına uymacağı şekilde objektifçe konuşulması ve ortak paydalarda buluşulmasıdır.

Düşününki, bu ılımlı laiklik isteyenlerin daha önce “Egemenlik/Hakimiyet Allah’ındır” diyerek reddetikleri laik anlayışını çürütme amaçlı tezlerin araçları da çoktan hazır; “millet egemenliği”. Evet,  gene laikliği getiren  Atatürk’e ait aynı bir kavram ile… Yani Atatürk’ün kendilerince eksik/fazla/yanlış laiklik anlayışını gene kendi silahıyla(milli egemenlik kavramıyla) bertaraf etmek gibi bir şey çıkıyor ortaya benim anladığım kadarıyla. Bunun anlamı da şudur; Ak Parti ideolojisi karşı olduğu halde gerekirse Atatürk’ü bile istismar eder/ediyor “Ilımlı İslam Laikliği” veya uzun vadede şeriati getirmek veya mevcut laikçi zihniyeti yok etme hedefine ulaşmak için.


Referandumdan sonraki aşama ise artık Türklüğün veya ülke bütünlüğünün değil, laikliğin, laikçiliğin, Atatürk’ün laiklik anlayışının tartışılması olacak ve  muhafazakar demokratların istediğini tahmin ettiğim bu yeni “ılımlı laiklik” anlayışının gerekçeleri ve doğruluğunu kanıtlama yönünde çabalarla geçecek. Tabi bu da “millet egemenliği demokrasisi” anlayışı adı altında yapılacak. Yani referandum ölçütlü/araçlı “milli egemenlik demokrasisi” dayanak olarak kullanılıcak gibi görünüyor. Milletin çoğunluğu ne istiyorsa o uygulanır ; “laikliğin derecesinin ne kadar olacağında millet karar verir” denecek bir yola sokuluyoruz. Ve ben bu anlayışa “millet egemenliği demokrasisi” adını veriyorum. “İleri Demokrasi”nin aksine azınlığa da tahakküm eden “millet egemenliği demokrasisi” anlayışıdır buda bir nevi ve bu düşüncede gene Ak Parti’nin “ılımlı laiklik” için geliştirdiği gizli icatdır diye düşünüyorum. Bunu da deşifre etmek gerekiyor ayrıca. Çokta zor değil açıkcası bunu tahmin etmek. Tayyip ERDOĞAN yeter “sözde milletindir, karar da milletin” diyerek aslında bu tür bir çoğulculuk demokrasi düşündüğünü belli ediyor. Bu anlayışta bana çoğunluğun dini, sosyal, kültürel isteklerine imtiyaz veren yani azınlığı bu konuda dikkate almayan bir tür “millet egemenliği demokrasisi” denebilecek yeni bir anlayış gibi geliyor. Ve bu demokrasi anlayışıylada laiklik dahil her konuda referandumla istenileni millete onaylatararak herşeyi değiştirip yapabilirsiniz şüphesini de doğuruyor ilke olarak.

Zaten şuan yanlı medyada kısık sesle de olsa Atatürk’ün laiklik adı altında uyguladığı politikaların yanlışlıklarını sorgulayan ve planlı olduğunu düşündüğüm çıkışlar da başladı. (bknz. Mustafa AKYOL(Muhafakakar Liberal)- Kanaltürk -Ters Açı). Tabi önemli olan bunun bir projenin aşamaları olup olmadığıdır.  8 yıllık bir iktidar ülke için olmasa da kendi planlarınıda uzun vadede danışmanlarıyla yapıyordur. Bana görede bu referandum sonrası yaşanacaklarda bu planın projenin diğer bir üst aşamasıdır.

Bu amaçla buna ek ayrı bir adım olarak, Tayyip ERDOĞAN’ın Menderes, Özal çizgisine aktif siyasetteyken zorla konmaya ve kendisini koymaya çalışması da bu “Ilımlı İslam laikliği” projesine hizmet anlamında önemli bir referans ve kaynaktır da diyebiliriz. “Ilımlı laiklik” anlamındaki bu yeni laikliği  Ak Parti ve cemaatin artık uygulamak olmasa da en azından konuşmak istediği ortada. Bu referandum sonrası süreçte Özal ve Menderes’in malum muhafazakar/dindar ya da en azından laikçi(dini, dindarı dışlayan ve rejime tehlike görüp yasaklayan anlayış) olmayan yanlarını da kendilerine referans alıp bu “ılımlı İslam laikliği” anlayışına birer dayanak yapılmaya çalışılacakları da kesindir.

Zaten iyi bakarsanız Tayyip ERDOĞAN’ın bu isimleri, özellikle şimdi bu yüzden ve bu kadar çok sahipleniyor olduğunu görürsünüz. Bu anlamda çoğumuzun da bilmediği Menderes’in : “Millet iradesi o kadar güçlüdür ki, isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.” sözünü de  Tayyip ERDOĞAN’ın kendine rehber saydığın da çok rahat tahmin edebiliriz. Burda dikkat ederseniz ayrıca gizli ajandanın ne olduğuda ortaya çıkıyor. Ak Parti’nin gizli ajandası; milletin isteğiyle, millete onaylatarak en azından çoğunluk tarafından istenen ideal laiklik anlayışı olmayan ama kurumlarla  resmileşen “laikçi” resmi devlet ideolojisini tasfiye etmek ve onun yerine uzun vade de laikliği  veya direkt olarak “ılımlı laiklik” anlayışını milletle beraber getirmektir.

“Peki uygulama anlamında nedir bu ılımlı laiklik anlayışı?” diye düşünürsek, “Ilımlı İslam laikliği” anlayışı, demokrasinin çoğunluk ilkesine ve millet egemenliğini kendine dayanak yapan ve devletin, çoğunluğun dinine fazladan imtiyaz göstermesini hatta günümüz deyimiyle pozitif ayrımcılık yapmasını isteyen bir anlayıştır. Yani muhtemelen son çıkan %58 EVET’i de ileriye doğru bir dayanak yaparakve herşeyi millete sorara yapma kozu anlamında yakında ve uzun bir süre sonra eğer konuşabilirlerse istedikleri ılımlı laikliğin çoğunluk tarafından da onaylanacağı hesaplanarak “tamam, gene laik, demokratik, hukuk devleti olalım ama madem %98 imiz müslümanız gelin dinimiz dışlamayalım ve “Türklük” kadar İslam’ıda kendine katmış yoğurmuş bu milletin de kendi razısıyla razı olacağı şekilde(örneğin referandumla) devlet kurumları başta olmak üzre ve diğer kamusal alanlarda İslam’a uygun uygulamaları da gene millete sorarak yapalım” diyeceklerdir ki, ama direkt diyemiyorlar çünkü; karşılaşacakları laikçi, laik ve seküler tepkiden dolayı korkuyorlar. Örneğin, resmi tatiller ve izinler tamamen çoğunluk müslümanların dini hayatını yaşamasına olanak sağlayacak şekilde düzenlensin, cuma günü tatil olsun ya da öğlen tatilleri cuma namazına uygun ayarlansın veya bütün kamu kurumlarında ve alanlarında mescitler olsun, kapalılar tüm kurumlarda çalışabilsin. Tarikatlere izin verilsin, dergahları açılsın ve bunlara tehlike gözüyle bakılmasın gibi istekler sırlanacak bu ılımlı laiklik çerçevesinde.

Benim anladığım kadarıyla Tayyip ERDOĞAN’ın gene sonunda şeriata kadar gidecek kadar ucu açık ve uzun vadede böyle bir referandumlu millet egemenliği demokrasisi yoluyla şeriat getirme, demokrasiin araç olması yolu ve yöntemi var şuan gizli şekilde uygulanan ve bu niyetininde gizli ajanda şeklinde de algılanmasına da sebep olanda muhtemelen budur.

Oysa kendilerinden beklenen bunu şuan açıkca demeleridir ve doğrusu da budur. Yani takiyye(iki yüzlü siyaset) yapmamalarıdır. Her ne kadar her siyasi ideolojinin halka söylenmeyen gizli yürütülen aşamaları olsa bile bu burda geçerli olamaz ve doğru değildir çünkü; insanlar yıllardı bu konuda endişelerini söylüyorlar ve karşılığın “yok öyle bir şey” deniyor hatta karşıtlarla alay edilerek.

Sonuçta bu hedeflerini açıklamasalar bile zaten yaptıkları ve duruşları bu anlama gelen politikaları fazlasıyla ima ediyor. Burda en büyük dayanakları da yine kendi üretimleri olan ve giderek netleşen Atatürk’ten alınma ve ekleme “millet egemenliği demokrasisi” anlayışı olacak gibi görünüyor. Çünkü son referandumla göründü ki, Ak Parti açısından, “millet egemenliği” ısrarı demokratik düzen içinde çoğunluk için referandumla istenen herşeyi yamayı hukukende demokrasi gerediği de mümkün kılabilir ve haktır düsturunu ortaya koyuyor. Bu anlayışta giderek ülkede oluşturulmaya çalışılacak gibi görünüyor. Bu millet egemenliği demokrasisi ise dediğim gibi ucu açık yani şeriaata kadar götürülür gene adım adım herşey referandumla millete onaylata onaylata. İşte Bu yüzden Tayyip Erdoğan “millet egemenliği” ilkesine bu kada rçok sarılıyor hatta sonuna “kararda milletindir”i ekliyor. Çünkü o da kullandığı şeyin uzun vadede neler getirip neler görüreceğini fazlasıyla hesaplıyor ve millet egemenliği demokrasiyi reddetmese bile işine çok yarıyor görünüyor.


Hedeflenen bu gibi görünyor olsa da asıl burda kilit nokta maalesef kapalı kapı ardında yürütülen ve halka baştan söylenmeyen bu “ılımlı İslam laikliği” amacındaki  politikaların doğuracağı toplumsal karşıtlıklarla şekillenecek ve  çeşitli sert sonuçlar verecek olayların ülke siyasetinin gündemini ve çatışma şeklinde yönünü belirleyeceğidir. Tophane olayı da bunun için bir kanıt ve örnek olabilir bir çok yönüyle. Çünkü bu ılımlı laiklik anlayışı isteği her ne kadar dini ve dindarı dışlayıp dışlayan resmi laikçi anlayışa karşı bir tepki de olsa da, aslında ideal olan ve şuan varolmayan laikliği de oluşturmayı da es geçerek direkt “ılımlı laiklik” yapmaya çalışan bir muhafazakar/dindar demokrat ideolojisidir; herkese hitap etmeyen nihayetinde ve talep edilen ideal laikliğe de karşı bir devrim olan. Bu anlamda halkın tepkisidir bu muhtemel hedefin ne düzeyde oluşacağını belirleyecek olan.

Yani bu gidişle Ak Parti iktidarı tarafından, bu asıl amaçları olan ve açıkça telefuz edilmediği için, gizli yürütülen benim; “ılımlı laiklik” olarak gördüğüm ama karşıtlarının çoğu tarafından henüz görülemeyen bu proje sonucu çıkacak toplumsal olaylar yüzünden “seküler”, “laik”, “lakçi” çevrelerden çok sert eleşetiriler olacaktır. Özellikle Ak Parti’yi ve Gülen cemaatini teoratik dini yönetim yani şeriat getirmeye çalışmakla suçlayan ve burda kişilerin kamusal özgürlük haklarını öne süren çok ciddi fikir çatışmaları olabilir yılllarca sürecek.

Oysa iktidar açısında  yapılmak istenen şeriat değil, demokrasi içinde ilk aşamada ılımlı İslam laikliği olduğu için tartışma daha karmaşık olacak gibi görünüyor. Tabi Ak Parti bunu sadece kendisi bildiği için ve seçmen kitlesini de “milli egemenlik demokrasisi” çerçevesindeki referandum sonuçlarını dayanak yaparak, amaçlarının asla şeriat olmadığını ifade eden alaycı şekilde cevaplar verecek : “biz sizden daha demokrat ve özgürlükçüyüz” diye yaptıkları uygulamarı da örnek gösterek haklı çıkmaya çalışacaklardır. Sonuçta ise bu kafa karıştıran laik-muhafazakar(ılımlı laik) kutuplaşma süreci iktidar partisi Ak Parti’nin “Ilımlı İslam laikliği” amaçları doğrultusunda kendi lehlerine millet iradesi kozuda katılarak zamanla dahada ileriye götürülmeye çalışılacaktır

Türkiye’nin bunu yaşayarak mahvedilmemesi içinde bence bir an evve bu planın ortaya çıkması ve iki tarafında demokrat ve birbirini tehlike gören düzlemden kurtarıp ortak makul ülke paydalarına erişmesi gerekiyor. Bu çerçevde de din-devlet ilişkisini Osmanlı ve 90 yıllık laiklik mazimizi Atatürk’ün yaptığı ve yapmya çalıştığınıda içine alıp eleştirecek şekilde ve hatta bizde henüz hiç konu yapılmayan ama kilit nokta olan “sekülerizm” anlayışıyla beraber; laiklik, laikçilik ekseninde anlattığım muhafazakar demokratların “ılımlı laiklik” anlayışını da ortaya çıkaracak ve konuşacak şekilde açıkca tartışmalıyız.

Yoksa gidişat hiç iyi değil. Çünkü bakıyorum laikçi olmayan ve daha makul laik sayılabilecek eski  liderler sırayla Menderes, Özal’a  göre Özal’da Erbakan ve Erdoğan’a  ve her ikiside Erdoğan’a ve Erbakan’a göre ve Menderes’te hepsine göre  kat kat çok daha makul ve uygunmuş gibi görünüyor en azından siyasi kişilik ve poltitik duruş olarak ülkemiz ve değerleri için.

Bununda anlamı şudur demek ki, 90 yılda gelişip ilerlemek hatta laikliği de geçip hatta dini inanç konularına tarafsız bakma anlamında sekülerleşmesi gereken laiklik savunucularımızın tam tersine gerileyerek laikçileştiği ve bunu da bir anayasa ilkesinden öte sarsılmaz katı bir resmi devlet ve millet ideolojisi haline getirmeye çalıştığı/getirdiği ve bununda bir karşıt bir teorkratik düzen(şeriat) ve “Ilımlı İslam Laikliği” isteyen Erbakan ve Erdoğan’ın gibi karşıt devrim isteyen siyasilerin ortaya çıkmasına sebep olduğunu görüyoruz.

Ve ayrıca bu anlamda bu süreçte geçen yıllar sonucunda radikal dindar/muhafazakar siyasetçilerin amaçları için herşeyi kullanabilen ve siyaseten giderek erdemsizleştiğini, ilkesizleştiğini ve yıkıcılaştığını görüyoruz. Bununda sebebi elbette gene  laikçilerdir, onların demokrat ve özgrlükçü olmayan baskılarıdır ve gene maalesef direttikleri bu yanlış anlayış dindarları onlardan beklenmeyen davranışlara itmiş ve reddettikleri ABD ile bile işbirliğine yöneltmiştir.

Laikçiler, 90 yıl boyunca giderek daha laik, demokrat ve özgürlükçü olmayan ve Atatürk’üde bu anlamda anlayamayan, istismar eden diktacı hatalarının ve kendini geliştiremeyişlerinin sonucu olarak, karşılarında “Millet iradesi o kadar güçlüdür ki, isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.” diyen Menderes‘ten, ve ısrarla sanki inadına göstere göstere “her cuma namazına gideceğim” diyen Özal’a,  şeriat getireceğini iddia etme manasında “kanlı mı kansız mı olacak?” diyen Erbakan’a ve ordan “demokrasi araçtır” diyen son derece niyeti kapalı ve sorunlu, yıkıcı olan bir Tayyip ERDOĞAN’ çizgisinde bir anti- laikçi yorumları olan anlayışların temsilcilerini ülkemizin başında gördüler ve en azından onların bu kendilerine karşı olan bu laiklik anlayışları ülkemize zaman kaybettiren sorun çıkartan şeyler yapmalarına sebep oldular.

Ben bu anlamda Atatürk’ün laiklik anlayışının ve ondan sonraki dönemin yanlışlarını da söylecek şekilde  ve bunu şeriatçılara ve “ılımlı laik” muhafazakar demokratlara ve onun maaşlı kalemlerine bırakmadan başta seküler görüşü savunanların sonra laiklerin ve özelliklede bu sorunları başımıza açan laikçilerin tartışmaya açması gerekiyor.

Bir an evvel Atatürk’ün de, Atatürk’ün laiklik politikalarının da eleştirisi yapılmalı çünkü; kendisi o çok değerli  ve tarihte görülmemiş kurtuluşçu olsada sonuçta bir insandı ve asıl eleşetirilmezse o na ihanet edilmiş olunur. Çünkü eleştirilmediği kadar neyi niçin yaptığı anlaşılmaz ve iyi yaptıkları da unutulur gider hatta uygulama da olan ilkeleri de zaman içinde haksız yere değiştirilebilir eleşetirilip anlaşılmadığı için. Her ne kadar laikçiler onu eleştirmemek için onu bir tabu yapıp nerdeyse bunu da kanunla yasaklayıp, eleşti,renleride hain saymaya çalışıp, kendisini de devletin resmi ideolojisi yapıp ona tapınır gibi kutsasa da artık bu geciken eleştiriler yapılmalıdır özellikle laiklik konusunda.

Bunun anlamı da şudur; Ak Parti Atatürk’e karşı olarak, onun hakkını açıkyüreklilikle vermeyerek, hem de onu istismar ederek muhtemel onun devrimlerine karşı devrim yapan(geliştirmek istemeyen) gizli “Ilımlı İslam Laikliği” veya şeriat hedefine ulaşmaya iki yüzlü siyasetle ulşamadan Atatürk’ün her politikasıyla tartışılması gerekiyor ve millete ortaya çıkan gerçeklerin söylemesi gerekiyor. Başta da bunu 90 yıldır onu istismar eden laikçilerin yapması gerekiyor.

Aksi takdirde ülkemiz bu laikçi ve ılımlı laik savaşında epey zamanla beraber büyük maddi ve manevi şeyler kaybedecektir ve muassır medeniyetin üzeri hedefi  bir yana huzurlu yaşam bile hayal olacaktır. Ve işin kötüsü de engel olunmaya çalışılan şey de er ya da geç bu aleyhte gidişle gene yaşanacaktır. Çünkü gördüğünüz gibi iktidar gücüyle ve toplumun kolay yönlendirilip aldatılıyor olmasından dolayı süreç bu minvalde hep Ak Parti lehine işliyor kısa vadelerle uzayarak.

oumitvar@gmail.com

http://www.twitter.com/oumitvar

Kararsızlar ve Oy Vermeyenler Partisi www.kovpartisi.net

2002-2010 Arasında Ak Parti Olmasa Daha İyi Durumda Olurduk

Yıl 2002′den beri gelişen ve toplumun giderek sanki hipnotize olduğu; gerçek dışı ve yerine başka alternatif siyaset ve iktidar senaryonalarının düşünülemediği bir siyaset algısı var Türkiye’de. Bundaki en büyük payda yaşadığımız krizlerin zihnimizi dumura uğratmasını iyi kullanan, Tayyip ERDOĞAN’ın kişisel başarısı ile, tıpkı bir hipnoz ve sihirbaz uzmanı gibi ısrarlı uyutma, aldatma çabalı politikalarıdır. Örneğin kendisi bu sürede siyasette yeni bir çığır açmış; muhalefete muhalefet eden iktidarlığı icat etmiştir. Son ankete göre ise ülkemizin %58 e kadar ciddi bir bölümü  adeta hipnoz olmuş ve aldanmış durumda olarak ve başka türlü düşünme bilinçlerini yitirmiş durumda karar veriyor hale sokulmuştur bu politikalarla. Sanki varolan her iyi şeyi Tayyip ERDOĞAN’ın partisi Ak Parti yapmış ve sanki onlar olmazsa başka birileri 8 yılda hiçbirşey yapmazmış ve hatta 2003′te yıl olarak sabit kalırmışız gibi bir siyasi ruh hallerinde insanlar var.

Bu gidişten hayırlı bir sonuç olamayacağını anlamaları için kendilerini uyandırmak lazım bir an önce. Uçurum kenarında kendileri uyanmadan ki, daha önce bir kaç kez uçurumda uyandık ama hala gerçeği göremeyenler var çoğunluk olarak(%58) ve başka türlü yani;  “Ak Parti olmazsa bundan ne kadar iyi veya ne kadar kötü olabilirdik ki, ne değişir diki(yi)?) aklına bile getiremeyen büyük bir çoğunluk var ve gidişatın yönünü gene onlar belirliyorlar ki, o yönde gene uçurumdur.Neden uçurum dediğimi de yazının sonuna bırakayım.

Gerçekten, ortada saçma şekilde ve büyük ihtimalle de 8 yıllık gibi uzun bir dönemi kapsayan tek başına iktidarı, uzun bir zamandan ve çok büyük sıkıntılardan sonra üstelik bilere tek parti iktidar yönetimini isteyerek yaşıyor olmamızdan dolayı Tayyip ERDOĞAN ve partisi Ak Parti’nin büyük kurtarıcı olarak algılandığı ve algılatıldığı yanlış ve gerçekdışı bir siyaset algısıyla yaşıyoruz toplumun büyük çoğunluğu olarak.

Bu geçen zaman zarfında Ak Parti’ye büyük değerler atfeden ve onu müthiş, çok başarılı bulan hala çok sayıda aldanmış insanlar var %58 içinde. Tuhaf şekilde ama son yıllara ise, her iyi şeyin Ak Parti’den ama kötü şeyin de gene Ak Parti iktidarından olduğu algısı halini de içine alan, bir iktidar fenomeni(bilinemeyeni) diyebileceğimiz bir siyaset algısı da oluşmuş duruma halkta. Bu bile aslında büyük bir mesajdır gerçeği görmek ve başka türlü düşünebilmek için. Umarız genel seçime kadar bu şekilde de düşünebiliriz. Çünkü bunu çözmeden ilerlemek gözü kapalı uçuruma gitmek gibi. Neden uçurum dediğimi yazının sonunda anlayacaksınız.

Şimdi tabi bu halin görünmeyen bir çok esaslı sebebi var tabi geçmişten sürekli tekrarlanan hatalardan kaynaklı olarak.  Örneğin 80 yıldır “tek kurtarıcımız” olarak ATATÜRK’ü dikta eden ve ona tapınanaların(Atatürk’ü anlayamayanların yani) ülkesinde zamanla kötü gidişin etkisiylede Atatürk karşıtı birinin “yeni tek kurtarıcı” olduğunun düşünülmesi de çok tuhaf değil.

Darbelerin başladığı 1960 yılından bu yana geçen 50 yıldan bu yana gelinen onca kötü noktalardan sonra, 2002′den itibaren bu sefer vatandaşın tamamen bitmiş harap hali tarafından “tek kurtarıcımız Tayyip/Ak Parti” halinede bu Atatürk ve laiklik istismarcılarının sebep oldukları gerçeğininin bu yanlış algıda büyük payı olduğunu görmemiz lazım. Yani durduk yere gelmedik buralara. Şuan “laikçi” düzene(laik değil, yasakçı/devletçi  ve  dindar/şeriatçı karşıtı laikler) karşı olan bir hareketi de arkasına almasından dolayı, ayrı bir siyaset ideolojisi anlamı da var ekonomik kalkınma dışında Ak Parti iktidarının. Rövanş siyaseti içeren bu süreç tabi bir çok gerçekdışı ve yanlış şeylere gebe oluyor.


Dediğim gibi millet açısından hipnoz olma denebilecek bu yaşanlarda en önemli pay  gene bu “devletçi/askerci/laikçi statükocu Atatürk istismarcısı yapının  geçmişte büyük hataları ve büyük siyaset rezaletleridir. Hatta ibretlik denecek bu başbakan ERDOĞAN’ın bu kadar  sahtekar, hiddetli, agresif halleri ve hala bu seviyede oy almasında da yine büyük pay bu bahsettiğim zihniyete aittir… Sebep sonuç ilişkisi olarak baktığımızda Tayyip ERDOĞAN gibi birinin 8 yıllık ülke siyasetine hakim olmasının geçmişten kaynaklı gerekçeleri vardır.

Türkiye’nin en büyük sorunu da zaten özünde “devletçi” ve “Atatürk istismarcısı” olan statükocu laikçi/atatürkçü/kemalist/ulusalcı/askerci/cumhuriyetçi denebilecek kesimin ATATÜRK’ü peygamberleştirip ısrarla ona normal bir siyasetçi  ve lider gibi eleştirel bakamaması ve yaptıklarının üstüne yeni bir şey koyamamalarıdır. Bu da Türkiye siyasetini daha vahim hale getirip, bu özünde laikliğe ve laikçiliğe karşı olanların oluşturduğu ekonomik ve dini hipnozu gerçek kılıyor.ve bunun süresinide giderek uzatıyor.  Ayrıca Atatürk’ün tartışılmaya son derece açık bazı inkilapları ve laiklik politikalarının hala mecliste tartışılmamış olması Tayyip ERDOĞAN ve cemaatlerin gücünü giderek arttırıyor.

Bu anlattıklarım bu 8 yılı oluşturan görünmeyen ve sorgulanmayan alt ve arka sebepler.  Şimdi bu konuyu daha anlaşılır yapacak bu yan tespitler ışığında 2002 den bu yana bakarsak, Ak Parti’nin ikinci döneminde özellikle daha çok kişinin oyunu aldığı halde ve daha çok çalışması gerektiği halde, adeta zamanını yatarak geçirdiği ve örneğin, başka konularda “devleti ele geçirmek” denen anlamda  ve ATATÜRK’ün laiklik politikalarını dolaylı yollardan eleştirme sayılabilecek bir siyaset üslubuyla devlete ve millete her alanda gizli karşıt bir anti – laikçi devrim anlayışıyla egemen olmaya çalıştıklarını da görüyoruz.

Ak Parti’nin son 3 yılda bu şekilde ilk 5 yılda yaptıklarının üzerine yatıp ki, bu dönem büyük bir küresel ekonomik krizide içinde barındıryor ve kendilerinden çok şey beklendiği halde  bu dönemde sözde egemenliği statükocu/ askerci / laikçi vesayetçi sınıftan alıp “milletleştirmek” denilen oysa asıl amaçları “ılımlı müslüman laikliliği” de denebilecek bir anlayışı yerleştirme amaçları için milletin ekonomik kriz içindeki halini umursamadan çalıştıkları bu süreçte, hatalarını ve tembelliklerini de ilk 5 yılda yaptıkları ile aklamaya çalıştılar ve hala çalışıyorlar.

İşin kötüsü Ak Parti’nin bütün bu süreçteki söylemleri hep olmuş bitmiş ve hesabı yapılmış kendisinden önceki koalisyon hükümeti ile kendilerinin 1. dönemleri üzerinden devam ediyor ve 2007 den beri ekonomik ve siyasal konularda tamamen başarısız oldukları halde hala bir şeyler yapmamak konusunda ısrarlılar.  Ve bu süreci de Tayyip ERDOĞAN’ın siyaset ahlakı dışındaki bu hipnoz denebilecek bir halkı uyutma, istismar ve hile çabaları götüren bir iktidar var.

Öyleki kendi ilk 5 yıllarını bile istismar ediyorlar aslında son 3 yıldır.  Oysa iki dönemi ayrı ayrı değernelendirmek gerekir. Kaldı ki, 2007 ye kadar çalışmalarına çoğu kimse pek bir şey demiyordu çünkü; istenen  tek başına iktidar ve istikrar vardı parti gözetmeksizin kim olsa sorgulanmayacak ve millet olarak ekonomik krizden çıkıyorduk bu yüzden “ne bulduysak” seviniyorduk hali hakimdi insanlarda ve geçmişe lanet okuyorduk hep beraber. Şimdi geçen zamanda görünen o ki, aslında “tek parti yönetimi ve istikrar” derken denize düşen yılana sarılıyormuş…

Buna rağmen bile hala insanlar hipnozdan kurtulamamış ve “Ak Parti olmasa ne olurdu ki; sanki ne değişirdi?” bile diyemiyor durumdadırlar bugün.. Bunu gören Tayyip ERDOĞAN’da geçen yıllar içinde istismar, aldatma, çarpıtma ve dolaylı egemen olma siyaseti ve oyalama siyasetinde ustalaştığı için artık önüne çıkan her engelde bir şekilde kendini bunlarla haklı çıkarmaya çalışıyor. Özellikle hitap ettiği en eğitimi düşük kitleye sürekli “millet egemenliği edebiyatı” denilebilecek bir tutumla insanları oyalıyor asıl amaçları “ılımlı müslüman laikliği” anlayışını yerleştirmek için çalışıyor. Oysa çıkıp Erdoğan %47 oyunun gücünü gerekçe göstererek “biz laikçiliği hak etmiyoruz, bu ülke dindarları ile barışmalıdır. Atatürk’ün dini dışlama diyebileceğimiz laiklik adı altında politikaları var ve bunları tartışalım” dese kimse uzun vadece sorun yapmacak ama kendisi ısrarla gizli kapaklı rövanş siyaseti tercih ediyor.

Sonuç  olarak, asıl mevzuya gelirsek bu yazıda Ak Parti’nin ekonomik ve siyasi anlamda nasıl abartıldığını aslında aldıkları %40 ortalama oyun hakkını verecek kadar bile başarılı olmadığını anlatmaya çalışacağım. Bunu da ancak Ak Parti’nin 2002 ve 2010 arası 8 yıldır olmadığını düşünebileceğimiz bir senaryo ile anlayabilceğimizi düşünüyorum. Yani bu amaçla Türkiye’nin geçen 8 yılda da bu seviyelerde bir ekonomik büyümeyi Ak Parti olmasa da gene yaşayacağını ve  hatta ayrıca özgürlükler, insan hakları, terör, demokrasi konularında ise Ak Parti dönemine göre daha çok çok daha başarılı olacağını iddia ediyor en azından bunu düşündürtmek ve kanıtlamak istiyorum.

Öncelikle Ak Parti ile ilgili kilit nokta ekonomiydi ve 2001 krizi ile 1990 lardan  beri süregelen kötü yönetim sonucunda, Türkiye zaten dibi görmüştü ve bundan sonrasına objektifçe bakarsak 2000′ler zaten bilişim ve bilişim medyası ve küreselleşme ekseninde bütün dünyanın ekonomik olarak büyüdüğü ve demokrasi ve insan haklarının bir anda zirve yaptığı bir fırsat konjonktürüdür dönemidir o dönem iktidarda olan her parti için. Elbette bu yüzden Türkiye ekonomisi de dolaylı olarak büyüyecekti, sivilleşecekti ve demokratlaşacaktı. Hatta bugünkü gibi Ak Parti ile yaşanan son derece sorunlu, kurumları tepeleme,  dağıtma ve bozma değilde, doğal süreç içinde “normalleşme” şeklinde olacaktı bu siyasal her ilerleme. En ilginci örneğin ekonomik olarak, bizle aynı dönemde aynı krizleri yaşayan Arjantin ve Brezilya bile bugün gelinen noktada aynı küresel ekonomik büyümenin verdiği güçle krizleri atlattılar hatta Brezilya büyük ülkeler arasına hatta Brezilya bir sosyalist yönetimle bile girdi ve sonrasındaki küresel krizde bizim kadar hiçbiri etkilenmedi. Bu bile başlı başına bir kanıttır Türkiye’deki ekonomik gelişmenin Ak Parti kaynaklı olmadığına dair.

Yani düşünebiliyormusunuz, 2001 kriziyle özelliklede son 10 yılın hataları sonucu  dibi görmüş ve tüm yapısal reformlarını Anap, MHP, DSP hükumeti ile yapmış bir ülke, bu küresel büyümeden ve demokratikleşme ve sivilleşmeden nasibini almasın hel bu bilişim medyası çağında. Bu mümkün değil Türkiye gibi bir demokratik bir ülke için.


Ayrıca o döneme dair ayrıca en büyük faktör olarak, Ak Parti’nin iktidar olmasıyla ilgili olarak Doğan Medya’nın katkılarıyla millete “ya CHP ya Ak Parti” diye iki seçenek sunuldu ve Ak Parti desteklendi ve millet Tayyip ERDOĞAN’ı seçti. Yani öyle bugün Tayyip ERDOĞAN’ın anlattığı gibi dipten gelen büyük bir millet hareketi değildi Ak Parti. Milletle alakası yoktu sadece bir projeydi sermaye, medya ve dış güçler tarafından desteklenen ama iktidar olan için statükoya karşı rövanş fırsatıda veren

Millet açısından ise dediğim gibi millet, tek başına istikrarlı bir iktidar istiyordu kim olduğuna bakmadan ve kötü bir koalisyondan sonra ve buna uygun olarak bu proje denk geldi ve bütün etkenler seçmeninde lehine işliyordu tek başına iktidar anlamında ve Tayyip ERDOĞAN’ın medya ve ABD desteği ile bir proje olarak sunulduğununda farkında değildi.  Ki, bu ikisi bile yeterliydi o zaman medya ve bilişimin bu seviyede olmadığı bizim ülkemizde birilerinin iktidar olması için.

Kaldı ki, zaten Başbakanın Erdoğan’ın kendisi de BOP projesinin eşbaşkanı olduğunu belirtmiştir ve tabi ki ABD’den bunun karşılığındada Türkiye’de iktidar olmak için Doğan Medya aracılığıyla gerekli desteğide almıştır; desteklenmiştirde.

Örneğin Ak Parti olmasa bile 2003 seçimlerinde en kötü seneryoda DYP ve Genç Parti koalisyonlu bir hükümet çıkıp zaten liberal sağ politika gereği Ak Parti’nin yaptıklarını hatta fazlasını hatta daha ilkeli şekilde yapacaktı. Bu anlamda argo deyimle Ak Parti çok ballıydı ve kendilerine çok elverişli konjonktür denk geldi ve bu küresel ekonomik ve bilişim eksenli gelişim konjonktürü sayesinde “herşeyi biz yaptık” diyecekleri  bir ortam oluştu. Ama bunun böyle olmadığının en büyük kanıtı ve sağlamasıda 2008 deki küresel kriz olmuştur  ve Ak Parti ilk kez bu sefer konjonktür lehine olmayarak çok kötü bir sınav vermiş ve dünyanın en çok küçülen ülkesi olmuştur Türkiye artık çıkartıkle siyasal krizlerde çabası ve bu gerçeği de görmezden gelemeyiz; Ak Parti’in olmadığı ülkemiz senaryosun daha başarılı olacağımız konusunda.  Kaldi ki, Ak Parti kalkınmayı sağlasa bile ismindeki adaleti nerdeyse hiç uygulalamamıştır. Örneğin 8 yılda çok övülen iktidar partisi asgariş ücreti bırakınız yoksulluk sınırına yaklaşmayı açlık sınırına bile yaklaştıramıştır. Asgari ücret 600 TL, açlık sınırı 900 TL ve yoksulluk sınırı 2800 TL Türkiye’de ve bu iktidar kişi başına  milli gelirimizin 10000 dolar 15000 TL olduğunu iddia ediyor oysa bir kargo veya markette ve bir çok yerde çalışan bir kişi asgari ücretle yıllık  5000 Dolar kazanıyor. Peki bu kalan 5000 doları kim nerde yiyor? Bunun cevabını bilmiyoruz. Artı Ak Parti daha iletişimdeki geçici deprem vergisini bile kaldırmamıştır. Bu nasıl başarıdır.

Buna rağmen hadi birde şöyle düşünelim, Ak Parti’nin olduğu bir 2002-2010 senaryosu  gene olmadığı senaryosuna göre ekonomik olarak %30-50 daha  başarılı olsun çünkü siyasal başarıları yok hukuk, demokrasi, ve insan hakları, terör konusunda başarısızlar ve muhalefetin verdiği ayarla ileriliyorlar. Öyle ki, hiç bir ulusal kaygıları olmadığı halde terör ve kürt sorunu konusunda yaptıkları hatalar sonucunda milliyetçi/ulusalcı söylemlere yeni yeni başvurmaya başlamışlar ve “tek devlet, tek millet, tek bayrak” diyebilmişlerdir.

Bu anlamda birinci  döneminde ki ekonomik anlamdaki başarılarını ve ikinci dönemdeki ekonomik başarısızlıklarını bir yana koyalım. Peki ülkenin siyasal değerlerini ve sorunları daha da alt üst eden ve insanları kamplaştıran ve toplumu birbirine düşüren  Ak Parti’nin bu siyaset başarısızlığını nereye koyacağız ve bunun ülkeye ödettiği bedeli nasıl telafi edeceğiz. Ya da sırf birinci dönemde ekonomik anlamda ki küresel konjonktür gereği başarılılar diye hoşmu göreceğiz kendilerini.

Sonuş olarak bu anlamda aslında Ak Parti’nin 2002-2010 arasında  olmadığı siyaset senaryosunda ülkemizin bu şekilde ekonomik bir başarızılık ve  terör artışı,  bölünme, ikili karşıtlık kavgasını, demokrasi ve hukuk dışılığı sorunlarını yaşamayacağımız kesindi. Kaldı ki, şunuda düşünelim , eğer  90 larda Erbakan’ın şeriati getirme konusunda “kanlı mı olacak kansız mı” büyük tehditi olmasaydı zaten ordu normal şekilde siyasetten çoktan elini çekmiş olacaktı…

Şimdi biz sırf Ak Parti’nin kendisinin olmayacağı bir senaryoya göre, hadi pek mümkün değil, ama diyelim %30-40 anlamda ekonomik olarak daha başarılı olabilirdi diye siyasal anlamda tam aksine nerdeyse en az %70 başarısız olduğu halde gene kendisiyle devam mı edeceğiz? Yani ekonomik başarı denen durum  ile siyasal başarı arasındaki eksi %30-40 farkıda düşünürsek demek ki, toplamda Ak Parti’nin olmadığı her senaryo aslında ekonomik ve siyasal anlamda toplamda daha başarılı bir Türkiye demektir. Çünkü siyasal başarızlık ekonomik başarıları sekteye uğratır. Yani eğer Ak Parti 2002-2010 arasında olmasa muhtemelen diğer partileri arasında değişecek iktidarların rekabetiyle ve özellikle şeriatçıların diskalifiye olması ile diğer siyasi sorunlardaki çözümlerle Türkiye’de şuan başarı sayılan şeylerinde çok üstlerinde olabilirdi. Maalesef biz ülke olarka son 8 yıldır uyutulduğumuz için siyaset rekabeti ile 8 yılda nasıl bir gelişim yaşayacağımızıda unuttuk alternatifleride kollayarak.

Hangisi sizce daha mühim bir ihtimal  %30-40 ekonomik başarımı  yoksa ekonomik ve siyasi başarının başa baş ve olduğu huzurlu bir Türkiye mi? Bazılarınız “illa para” deyip hala göremeyebilir gerçeği ama ben size yardımcı olayım gen biraz. Eğer bir ihtimal  %30-40 ekonomik başarı hartına devam edersek, bir 5 yıla kalmaz nereye gideceğimizi de anlatayım size.

Yıl 2009 ve Ayamama Deresi sel ile taşmış  derenin imara fazlasıyla açılması ile sel İstanbulu adeta alt üst emiş sanayinin ve medyanın olduğu yerde büyük bir şehirleşme felaketi yaşanmış ve İBB nin tüm pisliğini su yüzüne çıkarmış ve ortay dökmüş. Başbakan ise Tayyip ERDOĞAN  ve helikopterden manzaraya, gene bir dönem belediye başkanı olduğu bu yere(İstanbul’a) ve kendindeki suçu da muhtemelen görerek kuş bakışı bakıyor ve sonra “Derenin intikamı ağır olur” diyordu.

Bunu şundan anlattım; malum İstanbul belediyeceliği Tayyip ERDOĞAN’la beraber kötülenen CHP den 15 yıl önce din istismarcısı ve şeriatçı olan Milli Görüşe(Refah Partisi’ne) ve Ak Parti’ye geçmesi ile değişmeye ve görece gelişmeye başladı ve bu en son  bu rezalet halini aldı ve o seldeki o manazara daha sonra ismi değişen 15 yıllık bir  Milli Görüş, yaniTayyip Erdoğan zihniyetin icraatlarının selin önüne kattıklarıyla kendi önüne getirildiği Ak Parti İstanbul belediyeceliği manzarasıydı . Bunu şimdi Türkiye ölçeğinde düşünün ve bir 5-10 yıl sonrası için ortaya çıkacak manzara felaketini hesaplayın. Sanırım bu yeterli bir örnek ve mesajıdır; keni kendinize vereceğiniz cevapla ve özelliklede %58 çoğunluk içindeyseniz.

oumitvar@gmail.com

http://www.twitter.com/oumitvar

Kararsızlar ve Oy Vermeyenler Partisi www.kovpartisi.net

Ak Parti Referandum Sonrası Gene Ülkemizi Uçuruma Götürüyor Tıpkı Açılım Sonrası Gibi

Yandaşların muhalefetten bazı cıvıklarında katılmasıyla beraber “Gene mi muhalefet mağlup oldu, bu kaçıncı?” nidalı alaycı ve cıvık/yavşak sözleriyle süren; ellerinde hesap makinesi %42 yi muhalefet partilerine oy bölen, yersiz ve boş referandum analizleri sarhoşluğu kendilerini referandum sonrasının acı gerçeklerini göremez hale getirmiş olabilir ama ben bu yazıda “referandumdan sonrası neler olacak?”  anlamında bazı tespitler ışığında bazı uyarıları ele almak istiyorum. Çünkü ülkemiz bunların göremediği şekilde bu referandum sarhoşluğunun katkılarıyla da, tıpkı açılımdaki gibi “gene” iktidar eliyle uçuruma götürülüyor  ve aslında muhtemelen onların da bilipte söyleyemeyeceği acı gerçekler var. Çünkü söylerlerse cvıklıkları gider kıvamlı demokrat olurlar. O zamanda iktidarın yanında duramazlar bu yüzden sulu demokratlığa devam ediyorlar referandumu galibiyet sayıp.

Refarandumu galibiyet olarak görenlerin gazınıda arkasına alan Başbakan Tayyip ERDOĞAN, herşeyi gene partisini tek başına iktidarda tutma amacı ekseninde ve ülkenin problemlerini çözecek tek merci kendisi ve partisiymiş gibi davranmaya devam ediyor. Üstelik  “ülkem kaybedeceğine partim kaybetsin” kocaman yalanıyla beraber. Şimdi yeni amaç; “pkk ile kürt yurttaşların ayrıştırılması” demiş. Hile, dayatma, tehdit ve kandırma siyaseti ile aldığı %58 oyu kendine güç sayıp gene ülkeyi karıştıracak Tayyip ERDOĞAN.

Ben ayrışma konusunun gerekliğini ilk olarak “Bölünmemek için Tek Çıkar Yol; Bölücülerle Onların Tahakkümü Altındaki Masum Kürt Yurttaşları Ayrıştırma” adlı yazımda 3 ay önce anlatmıştım. Ki, daha sonra bu süreç kendi kendine başladı ve doğal gelişim içinde devam ediyoz zaten şuan. Anlaşılan Tayyip ERDOĞAN ilk önce ülke için gerekli olanı değil partisi için gerekli olanı elde ettikten sonra zaten olan bir şeyleri kendisi yapıyor gibi davranıyor “biz yaptık demek” için.

Şimdi bizler muhalefet olarak,  Bahçeli gibi sadece “felaket tellalığı siyaseti” yapmadan gerçekleri ve çözüm yollarıyla anlatmalıyız önümüzdeki sürece dair. Çünkü atlanan bazı ciddi gerçekler var epeydir gelişen ve zamanla patlama noktasına gelebilecek. Şuanda her ne kadar referandumda %58 çıkan sonuçla ülkenin önü açıldı gibi yutturulmaya çalışılsa da, aslında Ak Parti yeniden ülkemizi kaosa götürüyor.

Gidişatı iyi anlarsak, gerçeklerin yandaşların söylediği gibi hiç öyle olmadğını, ülke gerçeklerinin en azından hiç öyle olmadığını görüp bir an önce görüp ve ona uygun davranmış oluruz. Unutulan bir şey var ki, terör dediğimiz şey artık açılımdaki hatası yüzüne vurulunca çark edip “ulusalcı” olmaya çalışan Tayyip ERDOĞAN’ın sokak ağzı delikanlı söylemleri ile net şekilde artık bir Ak Parti ve pkk/dtp savaşı”na dönüştürülmüştür her iki taraf açısından. Yani şuan terör örgütünün ilk amacı Ak Parti yi yıpratmak için terörü arttırmaktır muhalefetle bir derdi kalamıştır pkk/bdp’nin. Terör örgütüne yakın kaynaklar zaten örgütün hedefinin iktidar bile demiyorum direkt Ak Parti olduğunu söylüyor. Zaten daha sonrasında Ak Parti yanlısı olduğun söylenen iki imamın öldürülmesi ile devam etti süreç ve bu referanduma kadar geldi. Olacakta buydu çünkü baştan beri Ak Parti terör ve kürt sorunu çözümünü partilerini merkeze koyarak partilerine yarayacak şekilde ele aldılar ve sonuçta yapamadılar ve pkk/bdp yi karşılarına aldılar…

Bu gerçekleri görmeden, şimdi Başbakan Tayyip ERDOĞAN’ın gene ülke adınaymış gibi oysa sırf kendisinin ve partisinin iktidarını hatta “Ak Parti’nin tek başına iktidarını” koruma hedefli ve bunun sonucunda gene ülkeye bedel ödettirecek yeni bir yol haritası çizdiği de ortada referandum sonrasında. Ve bu yeni yol haritasi ile ilerlemeye ve ülkeyi gene bir açılım krizi sonrası terör artışı uçurumana da gene gözünü kırpmadan götüreceğinide belli ediyor. Oysa yapması gereken şey bu konuda partisini ve kendi cumhurbaşkanlığını unutup normal bir parti gibi muhalefetle azami işbirliği yapmak sözüne uygun olarak “analar ağlamasın” diye  çalışmak ve en kısa zamanda erken seçime gitmekti. Ama Başbakan Erdoğan ülkenin başbakanı oluduğunu unutmayıp bir şekilde iktidarı gidecek endişesi ile açılımdaki hatasını telafi yerine  birden ulusaclı kesilip bdp/pkk ya “şahinleşip” partisi üzerinden ülkeye bedel ödetmeyi seçti ve bu arada utanmadan “ülkem kaybedeceğine partim kaybetsin” yalanını da gözümüzün içine baka baka söyledi. İlginç işte, son 3 yıldır özellikle başbakanlığını sadece partisi için kullanan bir insandan bahsediyoruz kolay değil böyle bir ihtirasla baş etmek hel bu gerçekleri göremeyen çoğunluk kandırılmış ve cahil insanlar için…

İşin diğer ilginç kısmı, bu sefer Ak Parti kendisine doğru ayarı(ulusalcı/bütünlükçü) verecek bir muhalefeti karşısında hatta yanında bulamaycağını da düşünüyorum ve referendum sonrası işler çok kötüye sarpabilir. Çünkü şuan ki referandum galibiyeti ile ellerinde hesap makinesi muhalefete %42 yi bölüp muhalefeti işe yaramaz hale getirmeye çalışan kendileridir. Ayrıca bu mücadele daha net olarak artık terörle mücadele değil, Ak Parti ve bdp/pkk’nın güneydoğuda hakim olma savaşıdır. Doğal olarakta bundan bir “terör çözümü” ve “Kürt Sorunu çözümü” çıkmayacaktır. Önümüzde bu yüzden çok ciddi sivil ve asker kayıplarının olabileceği olaylar olabilir eğer Ak Parti bdp yi tek başına karşısına alıp “şahinleşip” erken seçim kararı alınmazsa. Umarım ve inşallah bu gerçeklere rağmen  Ak Parti bu sefer aynı hatayı yapmaz ve bu yıl sonu için erken seçim kararı alıp ayrıçma sürecini oranın doğal süreç haline zaman bırakır. Ak Parti, pkk/bdp – güneydoğu halkı ayrışmasında devlet politikası diye iktidar partisi çıkarları için gene aktör olmaya çalışırsa sonumuz gene felaket olur ve şehitler dahada artar.

Dediğim gibi bu süreçte ayrışma zaten doğal olarak gelişiyordu ve Ak Parti diktası vekarşıtlığı yüzünden bdp/pkknın, artık gelinen nokta da zorla tahakküm etttiği seçmeninden ayrışmamak için elinden gelen her türlü şiddeti destekleyeceği kesindir. Eğer Ak Parti buna erken seçime gitmeden karşılık verip dbp/pkk ile partisinin menfaat projeksiyonları içinde savaşırsa ülkemiz kaybeder. Refrandum sonrasına bunu bilerek yeni bir anlayışla yaklaşmak gerekiyor aksi takdirde şuanki hava her ne kadar Ak Parti 2011′de gene tek başına iktidar olur gibi gözüksede, olacak terör olayları ile bu sefer Ak Parti bırakın tek başına iktidarı %10 u bile geçemez önümüzdeki seçimde. Benden söylemesi ya ülke siyaseti yapar Ak Parti ya da gene kendi çıkarını gütme siyaseti…

Kendi hataları yüzünden bundan 1.5 yıl önce yapılması gereken zorunlu seçenecek erken seçimi yapmayarak tek başına iktidarı için ülkeye onca yeni problem ve terör artışı ile  şehit katan ve bu arada utadamadan tehdit ve dayatma siyaseti ile kendisini ve partisini kurtarmak için yargı düzenlemleri yapan bir “sivil anayasa” icadı ile 2012 projeksiyonlu yol haritaları yapan Tayyip ERDOĞAN’ ve kadrosuna referadum fırsatı ile de “DUR” demeyen %58′in de olacaklarda büyük vebali vardır ve bahaneleri de olmayacaktır.


Bu anlamda bu süreçtede has muhalefetin tabanı olan %42 ye büyük iş düşüyor, gelecek seçimde en az %58 olmak ve bu yanlış ve sahtekar siyasete son vermek için, ki aslolan başarıda bu olacaktır.

oumitvar@gmail.com

http://www.twitter.com/oumitvar

Kararsızlar ve Oy Vermeyenler Partisi www.kovpartisi.net

%42 Başarıdır ve Kılıçdaroğlu Başarılı Olmuştur

Öncelikle bir şeyin iyice farkında olalım ki, %42 HAYIR gerçekten çok iyi bir orandır muhalefet partileri için değil; Türkiye’de yanlış ve hileli işlere “HAYIR” diyebilme anlamında. Ülkemizde gerçek demokrasi, bağımsızlık, anti-emperyalist politikalar, insan hakları ve özgürlükleri, hukuk, hukuk devleti, adalet, sosyal devlet, dürüstlük, dürüst siyaset, iş-aş, dindarlık ve dine bakış isteyenlerin sayısının toplamının tüm cehalet ve kandırmaya, duygu sömürüsüne rağmen %42 olması gayet rafine, iyi ve net bir orandır.  Kaldı ki, Ak Parti’nin haksız ve kandırma siyaseti propagandası olmasa bu oran en az %47 olurdu.

Son 3 yıldaki Ak Parti iktidarının fütursuzluğu(duyarsız ve hesapsız) ile hile, istismar, aldatma, yalan, gerginlik, dayatma, tehdit, devlet kurumlarını partileştirme dikta siyasetine HAYIR diyenlerin okul ortalaması ilkokul 4 terk olan bir ülkede  %42 oranında olması çok iyi ve umut vaadedicidir. Ki, bunun bir şekilde oy kullanmayan muhaliflerlede %45 olduğunu çok rahat söyleyebiliriz.


Hele son 1 aydır yapılan tüm beyin yıkama ve aldatma propagandalarına rağmen gerçekten çok iyi bir rakam %42. Hiç öyle kızmaya, üzülmeye ve bunu Ak Parti’nin galibiyeti gibi görmeye  gerek yok. Gurur duyulacak %42-45 bilinçli insan var bu ülkede, aklı ve sağduyusu ile ülkesini merkeze koyup gerçekleri görüp ona göre davranma erdemini gösterebilen yanlış siyasete HAYIR diyebilen.

Burdan hareketlede %42′de büyük payı olan Kemal Kılıçdaroğlu ve onun dışında Cindoruk, Masum Türkker’de son derece başarılı olmuştur partileriyle. Özellikle yaşına rağmen Cindoruk kendsine kızanlara adeta tokat atar gibi gibi muhalefet yapmıştır son 3 ayda. Kılıçdaroğlu zaten başarılıdır çünkü ; parti başkanların görevi oy kullandırtmak, “HAYIR” dedirtebilmektir; oy kullanmak değil. Öncelikle bu ayrımı iyi görelim. Eğer hiçbir şey yapmadan, yeterince çalışmadan muhalefet etmeden oy kullanmasaydı Kılıçdaroğlu o zaman başarısızdı. İyi bilelim ki Baykal’la girilse onun antipatisi ve tembelliği yüzünden muhtemelen “hayırlar” %35 zor çıkardı. İnsaflı ve adil olalım. Oysa 3 ayda 200 e yakın ilçe 70 e yakın il dolaşarak adeta Baykal’ın 7 senede yapamadığı muhalefeti fazlasıyla yapmış ve milyonlarca “Hayır” oyu toplamnıştır fazladan Kılıçdaroğlu. Hatta ileri giderek yanlışlarda yapmıştır. Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük hatası; Tayyip ERDOĞAN gibi “soy ve boy” mevuzusu gibi bel altı vurma hariç sokak ağzıyla, delikanlı ağzıyla, konuşmasıydı. Ayrıca ,Kemal Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’ın seviyesine çok yaklaştı hatta yer yer tam seviyesi indi . Keşke bu kadar inmeseydi(yere kadar) o zaman “HAYIR” daha çoğalırdı bence. Çünkü Tayyip ERDOĞAN gibi konuşan bir Kılıçdaroğlu Tayyip ERDOĞAN’dan soğuyanları üzerine çekemezdi. Bir diğer en büyük hatası, türban sorununu çözeceğiz demesidir. Oysa ondan beklenen söz; serbest bırakacağızdı geldiğimizde. Muallak konuşması büyük bir hataydı kendisi için özellilede genel seçime için ileriye vaad verme anlamında.

Sonuç olarak, Kılıçdaroğlu’na kendisinin oy kullanamaması üzerinden ve burdanda muhalefete vurmaya çalışanlar büyük bir fırsatı harcarlar ülke için. Kılıçdaroğlu Türkiye için fırsattır  CHP ‘den önce, bunu göremeyenler ülkeyi ciddi bir çıkmaza sürüklerler, eğer onun gitmesini isterlerse… Alevi ve Kürt kimliği ve demokrarlığı ve özgürlükçülüğüyle, dürüstlüğüyle ülke için büyük bir fırsattır bence ve  inşallah yoluna taş koymazlar… 3 ayda 7 yıllık yapılmayan muhalefeti yapıp, üstelik Tayyip ERDOĞAN’ın da yer yer seviyesine inmek gibi riskli ve yakışmayan bir davranışı da olmasına rağmen gene çok büyük başarıdır Kılıçdaroğlu için %42 bence. Ayrıca merak ediyorum; Kılıçdaroğlu oy kullansa ne diyeceklerdi bu “bir oy meraklıları”? Bugün Kılıçdaroğlu’nu bir oy için harcayanlar aslında ummadıkları bir muhalefeti yaşamanın farkına varmak yerine, nankörülüğü tercih edenlerdir. Bunun farkında olmak gerek.

Bu arada MHP’yi yıkmak için yürütülen ciddi bir çarpıtma siyeseti gözülüyorum. Daha dün “bu oylama Ak Parti için değil bir parti oylaması değil” diyenler ısrarla şimdi partilere %42 oyu dağıtma akılsızlığı analizleriyle ekranlarda sözde siyaset tahlili yapıp adeta MHP’yi baltalıyorlar ve durumdan vazife çıkarıyorlar güya… Özellikle yandaş medya MHP yi bu referandumda yok etme planını devreye koymuş gibi. Öncelik MHP ye oy verenler EVET verse bile, bunu Ak Parti için değil, darbeyle ilgili yaraları taze odluğu ve bunun  üzeri kaşındığı  için vermişlerdir… Sonuçta MHP nin seçmeni referanduma girdi genel seçime değil… Durumdan vazife çıkaran tuhaf insanlara duyurulur: biraz düzgün saptamalar yapınız bizde “vay be helal olsun vs” diyelim şu kritik referanduma yakışır şekilde… Hemen elinize hesap makinesi alıp hesap yapmanız çok komik ve gereksiz sonuçlar üretiyor geleceğe dair bir anlamı olmayan ve zaman tüketen. “MHP kaleleri yıkıldı” gibi saçma analizlerle insanları gerçeklerden mahrum etmeyelim. Ama isterseniz gene devam edin çünkü, bu yaptığınızda hayırlı çünkü; bu sayede MHP ve ülkücüler kendi aralarında tartışarak daha demokratlaşıyorlar ve güçleniyorlar. Hep diyorum; Ak Parti ve onun taraftaları hep kısa vade için uzun vadede kaybedecek ve fena sıkışacakları(bknz : refernadumla Başkanlarını kurtamak zorunda kalmak)küçük hesapçı hileli işlere başvuruyorlar. Oysa biraz ilkeli olsalar, bir referandumla başkanlarını kurtarma telaşında 3 aydır ölüp ölüp dirilmezlerdi.

oumitvar@gmail.com

http://www.twitter.com/oumitvar

Kararsızlar ve Oy Vermeyenler Partisi www.kovpartisi.net

“Sivil Darbe” Gerçekleşti; ORDU/DEVLET Diktasından PARTİ/AK PARTİ Diktasına Geçişe “Evet” Dedi Milletimiz.

Yanlı(“yandaş” bile demek istemiyorum çünkü; artık desek de boş, kendilerine zerre çeki düzen vermiyorlar) ve yanlı olmayan medyalardaki analiz denen boş tespitlere bakmayıp objektif olarak düşününce o kadar çok gerçek tespitler var ki referanduma dair. Artık “Kürt Açılımı”na “Kuzey Irak Açılımı” diyebilecek akıllıktaki insanlar(Cüneyt Ülsever) bile sadece felaket tellalı şeklinde konuşup gerçek tespitleri yapamıyorsa seçime kadar tv ve gazetelere pek bakmayın derim ben. Hangisindende başlayacağımı bilemiyorum ayrıca o kadar çok şey varki esas söylenecek. Başlık başlık değilenim en iyisi.

1)  Tayyip ERDOĞAN Son Anda Yırttı, Millet Ne Yaptığını Bilmeden Tayyip Erdoğan’ı Kurtardı

Öncelikle bu referandumun en büyük amacı Tayyip ERDOĞAN’ı ve kadrosunu kurtarmaktı yargı düzenlemeleri ile. Zaten dikkat ederseniz bu gerçeği referandum sonrası konuşmasındaki halinden de çok rahat görürsünüz. Tayyip ERDOĞAN herkesçe bilinen deyimin anlamıyla, “son anda yırtmış insan ruh haliyle” konuşuyordu. Hani başınıza bir şey gelecekken son andaki bir hareketiniz kurtulur ve “son anda yırttık” dersiniz ya tam öyle oldu, ama maalesef objektif olamayan çoğunluk ise, kesin bu halini temkinli, ılımlı ve mütevazi konuşmak olarak algılıyordu dün. Oysa Erdoğan’ın son anda yırttığı hali çok netti çünkü; 8 yıllık iktidarı döneminde dürüst ve ilkeli siyaset yerine hile, yalan dolan ve istismar, gerginlik, kavga ve dayatma siyaseti ile yaptıklarının bedeli olarak kendi kendini bu kadar köşe sıkıştırması ve kendini bir referandumla kurtarmaya çalışması tam bir komediydi aslında gören gözler için. Öyle olmasa 7 yılın sonunda bayramda bile etekleri tutuşmuş şekilde camii de bile miting yaparmıydı? Her türlü yasadışı ve tehdit içeren kampanyaları kimseyi umursamadan yaparmıydı bile bile? Bu anlamda burdan iki farklı sonuç çıkar birincisi, Erdoğan’ı millet bilerek kurtardı bu ısrarlı istismarına, talebine, ağlamasına dayanamarak sırf önceki hizmetleri hatrına ikincisi, Erdoğan her zaman ki, gibi gene milleti oyuna getirip partisini ve kendini kuratma amacıyla özellikle insanların darbe/darbeci karşıtı duygularını kabarttı ve millet buna kanarak K.EVREN’e karşı oy verdi ama yaptırılan şeyin aslında Erdoğan’ı kurtarmak için  kurulan bir tuzak olduğunu göremedi ve Erdoğan’ın ünlü tezgah siyasetine kurban oldu. Öyle oldu çünkü; 7 yıldır elini kimse tutmuyordu Erdoğan’ın 80 darbesini yargılaması konusunda. “Niye kaç yıldır değilde şimdi sivil anayasa?” diye sorarsanız bunun cevabı nettir. Hatta zaman aşımına uğraşmasın diye muhalefet Ak Parti’ye işbirliği önerisi getirmişti 80 darbecilerinin yargılananbilmesi konusunda.

2)  “Sivil Darbe” Gerçekleşti; ORDU/DEVLET Diktasından PARTİ/AK PARTİ Diktasına Geçişe “Evet” Dedi Milletimiz.

Tayyip ERDOĞAN ve kadrosunu yargı yolundan kurtarmak için aceleyle uydurulan  ve “İleri demokrasi” denen ama şuan gerçekte olan şey , Ordu/Devlet diktasından sivil siyasi kurum parti diktasına geçiştir. Buna da “çok şükür, iyi diyenler” varsa ki öyle dediler buyursunlar SİVİL DARBELİ Ak Parti diktaları ortada. Zaten birinci bölümde yazdığım gibi oyuna gelen bir milletin bunu anlaması ve “Ne Ordu/Devlet Ne de Parti Diktası, Aslonan Demokrasi Yönetimi” demesini demesini bekleyemezdik. Sonuç olarak, halk taraf tutmadan yaklaşıp gerçekleri göremediği ve Ak Parti’nin bilerek ürettiği karşıtlıkla bu hale getirildiği  için yaptığı davranışla ilk aşamada ORDU/DEVLET diktasından Parti/Ak PARTİ diktasına geçişine sebep oldu. Oysa HAYIR deyip yeni bir meclisle direkt uzlaşmayla oluşturulmuş, gerçek sivil demokrasiye geçmeyi başarabilirdi bu millet ve asıl istenen ve büyük gelişme olurdu Türkiye için.

Maalesef 8 yıllık tek başına iktidar millete herşeyi ucundan verip(“Yetmez ama EVET”‘in  anlamıda budur) milleti oyalayabiliyor ve bunun içinde gene aynı milletin vergisini sokaklara saçabiliyor. Buna bile bile “HAYIR” “DUR” diyemeyen bir %58 in olduğu bir ülkede olağandır bir çok kötü şey. Görünen köye gitmek için bu kadar mola verip bu kadar oyalanmayı seçen bir milletiz ve bunu anlamak çok zor.

Tamamını (zamanında ve kapsamlı olarak yapılması gereken; birilerinin çıkarına olmayan sivil anayasayı)almaya hakkı olduğu halde”Yetmez ama EVET”i (yani ucunu) kabul edenler(kabul eden %58) hiç bir zaman bir şeyin tamamı bırakın, yarısını bile göremez.

oumitvar@gmail.com

http://www.twitter.com/oumitvar

Kararsızlar ve Oy Vermeyenler Partisi www.kovpartisi.net

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.